Öykü Yazarlarıyla Söyleşiler (3): Mesut Barış Övün



Üçüncü konuğuma Varlık dergisinde yayımlanan öyküleri aracılığıyla ulaştım. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dil Bilimi bölümünden mezun olduktan sonra, son on beş yıldır Sakarya Üniversitesi’nde İngilizce öğretmenliği yapıyor. “Elmanın içi” isimli kişisel blogunda ise oğlu ile ilişkilerini, okuduğu kitapları, izlediği filmleri ve dinlediği müzikleri yazıyor.

Klasik bir soruyla başlıyoruz. Yazmaya nasıl başladınız? Ne zamandan beri yazıyorsunuz?


Öncelikle söyleşi öneriniz için çok teşekkür ederim. “Sadece dergilerde yazıları çıkmış kişilerle görüşme yapmak” güzel bir fikir ve bizler için de teşvik edici. Benim henüz iki öyküm yayımlandı; o yüzden burada olmak heyecan verici.

Sorunuza gelirsek, öğrenciyken günlük tutardım. Yazı yoluyla bir şeyler anlatmayı seviyordum. Sonra çok az yazı yazdığım çok uzun bir dönemim oldu. Kafamda öyküler, başlangıç cümleleri hep vardı ama pek oturup yazamıyordum. Bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Oğlum doğduğunda bir blog açtım. Ondan sonra yazı yazmaya hayatımda daha çok yer vermeye başladım. Ve tabii okumaya da. Çünkü o “eksik şeyler” henüz okumadığım onlarca kitabın içindeydi.

Yazdığınız metinlerin öykü olması bilinçli bir tercih mi? Başka türlerde de yazıyor musunuz?

Başka bir türde yazmıyorum. Öyküde daha net bir ses tonu kullanabiliyorsunuz. Az sözcük kullanarak yakalanan yoğunluk hoşuma gidiyor.

Yazdığınız metnin bitmiş olduğunu nasıl anlıyorsunuz? Bitmesi bir yana, bir dergiye gönderebileceğiniz kararını verirken, kendi kendinizle hesaplaşırken göz önünde bulundurduğunuz kıstaslar nelerdir?

Belki bir iki yıldır -o da tabii, nispeten- içime sinmiş oluyor dergilere gönderdiğim öyküler. Semih Gümüş “Yaratıcı Yazarlık Dersleri” adlı kitabında “doğru okuma biçimi” ve onun sonucunda kazanılacak bir “iç eleştiri gücü”nden bahseder. Buradaki elde edilen şey “kişinin yazdıklarını kendi kendine değerlendirebilme” yetisidir. Bana doğru geliyor bu anlatılanlar. İşte bir iki yıldır “Evet bu öykü fena olmadı; bir yere gönderebilirim bunu” diyorum kendime. Yazdıklarımı en son eşim Nilay okur, fikirler verir. Yazım hatalarını, harf eksikliklerini fark edip söyler. Zaten kendisi, laf aramızda, eksik bulma konusunda pek maharetlidir (!)

İlk öykünüzü Varlık dergisine gönderme sürecinizi anlatabilir misiniz? Öykülerinizi başka dergilere de gönderdiğiniz oldu mu? Metinleriniz ile ilgili cevap alamadığınız veya metinlerinizin reddedildiği oldu mu?

Ocak ayında altı dergiye altı ayrı öykü gönderdim. Sağ olsunlar “Okuduk, ama dergide yer veremeyeceğiz” diye dönen bir tek Sözcükler dergisi var. Sarnıç Öykü “İletiniz geldi, değerlendirmeye aldık.” diye dönüyor. Dünyanın Öyküsü dergisinden ise öykü yayımlanmayacaksa bilgilendirme yapmadıklarını söylediler. Notos’ta da sanırım benzer bir uygulama var. Kitap-lık için de durum şu: “Üç gün içinde haber vermezsek bilin ki…”

Tabii önce Varlık vardı! Yukarıda adını andığım dergiler hep genç yayınlar. Yıllardır ara ara takip ettiğim, Türkiye’nin en köklü edebiyat dergisi Varlık’ta öykülerimin yayımlanması benim için çok özel bir durum. Varlık “İletiniz alındı.” diye mail yolluyor. Öykümün çıktığını internete koyulan kapak sayfasından öğrendim ve koşarak evden çıktım. En son herhalde on beş yaşımda Hey dergisi almak için bu kadar hızlı koşmuştum. :)



Okumaktan hoşlandığınız Dünya ve Türk edebiyatı yazarları kimler?

Her yazı yazan kişi için böyle midir, bilmiyorum, ama metinleri beni yazmaya teşvik eden yazarları seviyorum en çok. Nabakov’un öyküleri böyledir mesela. Raymond Carver, sonra. Çok uzak bir uçta görünecek ama Türk edebiyatından Demir Özlü’de farklı bir ses buluyorum. Enis Batur’un denemelerindeki üslubuna ise meftunum. Sait Faik’in her zaman özel bir yeri var. “Paşazade” öyküsünü belki on kez okumuşumdur.

Adını yakın tarihte duymaya başladığımız yazarlar arasından severek okuduklarınız kimler?

Barış Bıçakçı, yakın tarih sayacaksak onu. Sine Ergün’ün “Burası Tekin Değil” adlı kitabı da güzeldir. Okumadığım, ama sizin sitenizden dolayı merak ettiğim, Şule Gürbüz. “Zamanın Farkında” ne güzel bir isimdir.

Blogumu karıştırdığınızı öğreniyorum böylelikle. Teşekkür ederim. Şule Gürbüz hakikaten çok başka bir yazar benim için. Okuduğum en güzel kitabı da “Zamanın Farkında”. Sizi merak ettirdiyse, ne mutlu bana.

Yeni bir soruya geçelim isterseniz. Varlık dergisinin Haziran 2012 sayısında yayımlanan “Hastanede Kendimize” ve Şubat 2013 sayısında yayımlanan “Panayırdan Önce” isimli öykülerinizin ikisi de kısa öyküler. Hâlihazırda yazmakta olduğunuz metinler yine kısa öyküler mi; yoksa farklı türler veya kısa olmayan öyküler de yer alıyor mu?

İlginçtir, kafamdaki şeyi oturup kâğıda döktüğümde hep yakın bir kelime sayısına denk geliyor. Nerdeyse öykülerimin tamamı bin sözcük civarında. Galiba anlatacak çok uzun, geniş hikâyelerim yok. Belki de var ama henüz ben bilmiyorum. Şu an için anları ve durumları anlatmayı seviyorum.

“Panayırdan Önce” isimli öykünüz bir dergide yayımlanan ilk öykünüz sanıyorum. Öykü yazarken sizin için olay mı, ilk cümle mi, başkarakter mi zihninizde önce belirir? Örneğin bu öyküde de Mert karakteri mi, sadece Mert’in saçlarının kıpkısa oluşundan ve arkadaşlarının “Mert çok sessizdi. Biliyor! Her şeyin farkında…” ve “ (…) Biliyor tabii oğlum. Adam tıp okuyor sonuçta…” diyaloglarından tahmin ettiğimiz hastalığı mı, o hasta ziyareti an’ı mı yoksa bambaşka bir şey mi zihninizde daha önce belirdi?

Bu öyküde anlatılan olay yaklaşık yirmi yıl önce yaşandı. Dediğim gibi temel izlek hep kafamdaydı. Ama yazıya dökülmesi için araya yılların girmesi ve çeşitli kitapların okunması gerekliydi. Herhalde daha önce olmazdı. O soruyu gerçekten sordum ben o zamanlar. “Ne düşünüyor acaba?” dedim.

Her iki öykünüzde de birileri hasta. İlk öykünüzde bir hasta evini ziyaret var, ikincisinde ise bir hastahane ortamı söz konusu. Sizce bir tesadüf mü?

Arkadaşlarımdan buna dikkat çekenler oldu. Farklı, daha neşeli konularda yazılarım da var. Yayımlanan bu iki öykünün hastalıkla (yoksa sağlıkla mı, demeliyim?) ilgili olması tesadüf. Mesela bir öykümün ismi şöyle: Duruşunu Beğendiği Bir Yazarın Makalesini Arkadaşlarıyla Paylaşan Berberin Hikâyesi. Nerdeyse her yere gönderdim, kimselere beğendiremedim!

(Algodón'un notu: Yazarın bu öyküsü 30.6.2013 tarihinde burada yayınlanmıştır. Kendisini tebrik ediyoruz.)

Yazı yazmak sizce sizin tek mesleğiniz olabilir mi? Örneğin Orhan Pamuk gibi zamanınızın tamamını yazmak için kullanabilme imkânınız olsa ne kadar verimli olabileceğiniz kanısındasınız? Başka bir deyişle, tek uğraşınızın yazmak olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Bu ilginç bir soru. Bu konuda hiç düşünmedim. Ama tek uğraşımın yazı yazmak olduğu bir hayat gerçekçi gelmiyor. Bu, belki de belli düşünce kalıpları içine doğduğumuz için böyle. Ben daha çok Hemingway’in yaşama ve yazma deneyimini ilgi çekici bulurum. Muhabirlik, savaşta ambulans şoförlüğü, Afrika’da aylarca süren safariler, avcılık, hastalıklar, uçak kazaları… Bütün bunlar Hemingway’in yazısına engel değil kaynak olmuşlardır. Orhan Pamuk’un bütün kitaplarını (ikisini iki kez) okudum, fakat meslek ve yazma ilişkisi olarak -kendim öyle yaşamasam- da Hemingway’den yanayım. Zaten ben hayatımın hiç bir döneminde ressam olmayı da istemedim!

Kısa görüşmemizden anladığım kadarıyla ders anlatmayı seviyorsunuz. On beş yıl uzun bir süre. Yazı yazmak ve ders anlatmak sizce ne kadar benziyor?

Ders anlatmak da belli açılardan bir öykü anlatmak gibi. Biz öğretmenler de dersin başında Çehov’un tüfeğini duvara asarız. Tempoyu ayarlama, bilginin demlenmesi, merak duygusunu canlı tutmaya çalışma ve sakinlikteki akıcılık ders anlatırken dikkat ettiğimiz şeyler. Bazen plan yaparız, bazen de o plana uymamak hoşumuza gider. Ve o dersin sonlarında, olmadı diğer ders “o tüfek mutlaka patlar”.
29.11.2011 tarihli ilk blog yazınızın başlığı “Babalar ve Oğulları”. İki ünlü baba ve oğulları ile ilgili iki fotoğraftan bahsediyorsunuz. Gözleminiz öyle güzel oturmuş ki blogda yazacaklarınızı tanımlamanıza. Blog yazarı olmak sizce kendi kendimize yazı yazıp kendimizi tatmin etmek mi? Yoksa ilginç geri dönüşler aldığınız oluyor mu?
Yazı yazan birisi, hep söylenir, önce kendisi için yazar. Yazmadan yapamadığı için yazar. Ama paylaşmak da bir o kadar güzel. Size “Yazınızı okudum, hoş olmuş.” denmesi güzel bir şey. Van depremini yaşayan bir arkadaşım -Yücel’dir adı- kışı ailesiyle birlikte çadırda geçirmek zorunda kalmıştı ve ben telefonda konuştuklarımıza dayanarak bir yazı yazmıştım blogda. Başlığı da Anna Karenina’nın ilk cümlesinden almıştım: Bütün Mutlu Aileler. Bu yazımı okuyan bir arkadaşım -Fatma’dır adı- yazıyı çok beğendiğini ve okuyunca kendisine “Peki ben ne yapıyorum burada?” diye sorduğunu söylemişti. Bu da az bir geri dönüş değildir, diye düşünüyorum.
Blogunuzun adını neden “elmanın içi” olarak seçtiğinizi bir blog yazınızdan öğrendim ve çok sevdim. Okurlarımıza da kısaca bahsedebilir misiniz?
Berberdeydik. Aras bana aniden “Baba, sen elmanın kabıyısın, ben elmanın içiyim.” dedi. Bu çok hoşuma gitti. Anne-babalar çocuklarıyla ilgili ilginç bir şeyler anlatınca arkadaşları “Bunları bir kenara yazsana” diye tavsiyede bulunur ya sanki ben bu tavsiyeye uydum. Fakat benimki uzun bir kenar oldu. Hasılı, “Elmanın İçi” işte berberdeki bu diyalogdan doğdu.
Edebiyat bloglarından takip ettikleriniz hangileri?
Yekta Kopan’ın Fil Uçuşu isimli bloğunu seviyorum. Murat Gülsoy’unki de çok öğretici. Jale Sancak’ın Galapera’sını da yeni keşfettim.

Yazma sürecinizde oğlunuz doğduktan sonra değişiklikler oldu mu? Örneğin blogunuzdaki “Pencereden Bakmak” isimli bir yazınızda Orhan Pamuk ve kızı Rüya ile siz ve oğlunuz Aras arasında bazı benzerlikler kuruyoruz. Sizce bir yazar baba olduktan sonra dünyaya ve edebiyata bakışında bir zenginlik oluyor mu?
“Pencereden Bakmak” en sevdiğim yazılarımdan biri. “Yazarlar” için durum ne bilmiyorum ama, ben oğlumla edebiyata daha bir yaklaştım sanki. Çocuklarla konuşunca fark edersiniz: Parlak bir ifade güçleri ve komik bir ifade biçimleri var. Bunları yansıtmak, anlatmak istiyorsunuz.

Blogunuzdaki bir yazınızda şöyle diyorsunuz:
“Edebiyatın en önemli özelliği, yine bence, başkalarının acısını ve sevincini -ama daha çok acısını- içimizde duyurmasıdır. Bu aynı zamanda insanın kendini tanımasının da bir yoludur.”
Edebiyatın faydalarından birisini insanın kendini daha iyi tanımasına aracılık etmesi olarak tanımlıyorsunuz. Bir tür psikoterapi gibi. Peki siz edebiyatı neden seviyorsunuz, düşündünüz mü? Faydalarının bilincinde olmaksızın okuyoruz sanki çoğunlukla. Siz ilk olarak ne zaman edebiyat okumayı ve yazmayı çok sevdiğinizi fark ettiniz?
“Faydalarının bilincinde olmaksızın” tespitinize katılıyorum. Bence de metinler öncelikle verdikleri estetik hazdan dolayı okunmalı. Bu tip “dolu” okumaların da hayata ve insana katkısı oluyor. Edebiyatın gücü ve sırrı,  felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi disiplinlerle yan yana olması ve bazen onları içermesinde, böylece -çok da öğretmelik yapmadan- insanı düşünmeye sevk etmesinde. Sanırım kastettiğim bu. Fakat bütün bu mesajlar, göndermeler bir yana, ben edebiyatı, metnin derinlerinden bir yerden getirip kulağıma ulaştırdığı müziğinden dolayı seviyorum. Virginia Woolf, ”Dalgalar”da “Ritm, yazıda her şeydir.” der ya hani, işte öyle bir şey…

En son, hangi…
…oyunu izlediniz? Aras’la bir Karagöz oyununa gittik.
…filmi izlediniz? Savaş Cadısı.
…kitabı okudunuz? En son Dücane Cündioğlu’nun Sinema ve Felsefe’sini, Demir Özlü’nün Tatlı Bir Eylül’ünü okudum.
…albümü aldınız/dinlediniz? Genco Erkal’ın Nazım Hikmet şiirleri okuduğu CD’yi aldım.
…sergiyi gezdiniz? Van Gogh Live’a gitmiştik okuldan bir grupla.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. En kısa zamanda diğer öykülerinizi de okuyabilmek ve bir öykü kitabınızın yayımlanması dileğimizle!
Ben teşekkür ederim.
*Yazarın ilk iki fotoğrafı: Nail Abalı
Yazarın oğlu Aras ile fotoğrafı: Nilay Övün
Yazarın son fotoğrafı: Murat Adıgüzel (Mekân: Prizren)


**Bu yazı 14.3.2012 tarihinde burada yayınlanmıştır. theMagger'a teşekkürlerimle.



Yorumlar